25 Kasım 2009 Çarşamba

Bazan...

Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk.
Bazan televizyondaki gülünç bir şeye bir an hep birlikte gülerdik.

Bazan Füsun üst kata çıkar ve bir süre aşağıya inmez, bu da beni mutsuz ederdi.

Bazan Zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım.

Bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.

Bazan sokaktan bir araba o kadar sessiz geçerdi ki, ancak camların titreesinden fark ederdik.

Bazan "Kar yağacak," derdi televizyon, ama yağmazdı.

Bazan Füsun öyle güzel esnerdi ki,bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm.
Bazan eski bir Boğaz vapurunun tiz düdüğü, kaderiyle kalbimize işlerdi.

Bazan derin bir sessizlik olur, "Bir yerde birisi öldü," derdi Nesibe Hala.

Bazan ona "Seni seviorum!" demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim.

Bazan "Resmine bakalım mı Füsün?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman Füsün'la yaptığı resme bakarken, her zaman mutlu olduğumu anlardım.
NOT : Orhan Pamuk'un - Masumiyet Müzesi romanından "bazan"lı cümleler.

Şimdi Ağustos'ta Paris'i Seyrediyorum, Döneceğim...

24 Kasım 2009 Salı

Her Öğretmenler Günü Gecesi Nöbetteyim..

Her sene 24 Kasım'da nöbet tutarım. Yok, öyle asker nöbeti değil bu. Ali ile Emir... Biri 4 diğeri 11 yaşında. Benim tatlı yeğenlerimin nöbetini tutacağım. Bugün Öğretmenler Günü. Kardeşim öğretmen. Her Öğretmenler Günü akşamında, kardeşim ve eşi yemeğe giderler. Benim kardeş pimpirik mi pimpiriktir. Çocuklarını bırakamaz kimseye kolay kolay... Hele bana!.. Rahatlığımla şöhret yapmışım ya... Tembih üstüne tembihleyerek, eli mecbur bana bırakmaya!.. Kim bakacak gece gece çocuklara? Tabi ki, abla... Tamam... Severek tutarım nöbetimi.. Tutarım tutmasına ama... Benim şartlarımla! Çocuklar yılda bir kaç gece rahat ediyorlar valla... Ohh! Saldım çayıra... Mevlam kayıra... Evden çıkar çıkmaz benim kardeş ve sevgili eniştem... Derim ki çocuklara: "Haydi fıstıklar! Ne yapalım? Nereleri dağıtalım? Bu evi nasıl tozutalım?" Çok tuhaf... "Yaramazlık yapın!" dediniz mi çocuklara, şaşırırlar. Ben yaramazlık icat etmezsem, ne yapacaklarını bilemezler, uyuyakalırlar televizyon karşısında.

Şimdi... Çok küçükken evden kaçma hikayem geldi aklıma. Sanıyorum 7-8 yaşlarındaydım. O zamanlar Ayşecik ve Ömercik filmleri vardı. Televizyon yoktu benim o yaşlarımda. Sinemaya giderdik. Hele Ayşecik filmlerini hiç kaçırmazdık. Artık Ayşecikle Ömerciğin evden kaçtıkları bir film mi seyretmiştik? Yoksa, kimsesiz çocuklardı da, karışan yok görüşen yok dolaşıyorlardı ya sokaklarda... Bilmiyorum valla... Nasılsa... Bizim mahalledeki çocuklarla evden kaçmaya, başımız boş dolaşmaya karar verdik. Şimdi düşünüyorum da, ne kadar küçüğüm. İlkokul birdeyim. Kesin eminim. Hangi akla hizmet böyle bir şeye cesaret edebildim? Demek ki insan 7 sinde neyse 70 inde odur derler ya... Boşa söylenmemiş valla! Neyse... Gece herkes uyuyunca kaçacağız. Bizim evdekiler uyudular. Sessizce kalktım. Giyindim. Evimiz birinci kat. Balkondan atlayacağım güya. Çıkmadan önce, annemle babamın odalarına gittim. Nasıl melekler gibi uyuyorlar. Ama ben onları çok özleyeceğim. Nasıl ayrı kalacağım? Yanlarına yaklaştım usulca. Annemi öptüm. Öper öpmez kaçmaktan vazgeçtim. Çıktım balkona... Bizim çete gelmiş. Üç Ayşecik, iki Ömercik. Dedim ağlamaklı: "Ben... Ben... Vazgeçtim... Gidersem annemi çok özleyeceğim. Babam çok ağlar arkamdan. Yapamam beeennn!" Onları da ben mi ayartmıştım bilmem ki? Ben böyle söyleyince, öyle sevindiler ki! " Tamam! Biz de istemiyoruz evden kaçmak zaten." dediler. Sevinçle evlerine döndüler. Bu hikayeyi ailem hiç bilmedi. Yıllar yıllar sonra anneme anlattığımda, yüzünün bembeyaz kesildiğini hatırlıyorum. İnanamadı tabi. Şakacıyım ya şaka yapıyorum zannetti. Doğrusu biraz da gücüne gitti. Kötü anne baba mıydılar ki, evden kaçmayı düşünmüştüm? Yoo! Hiç alakası yok. Şahanelerdi. Gene de, resmen evden kaçacaktım 7 yaşımda. Kaçsaydım neler olurdu acaba? İçimde kaldı işte...Hımm... Macera olacaktı ne güzel!.. Macera!

Tiffani'de Kahvaltı'yı Seyrediyorum. Döneceğim...

23 Kasım 2009 Pazartesi

İpliği İğne Deliğine On Metreden Geçirebilir Misin?

Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir eski insanlar anlatırlar ki, bir zamanlar yeryüzünde bir yerlerde, bir hükümdar yaşarmış. Bir gün bu hükümdar, memleketindeki hünerli insanları ortaya çıkarmak istemiş. Bunu halkına duyurmak için tellal çağırtmış tabi. Kim ki saraya gelip, sahip olduğu, çalışıp geliştirdiği hünerini, padişaha ne kadar beğendirirse o oranda ödüllendirilecekmiş. Memleketin her yerinden gelen insanlar, becerilerini padişaya göstermeye başlamışlar. Herbiri diğerinden hünerliymiş. Gelenlerden birinin çok ilginç bir becerisi varmış sözgelimi. On metreden geçirebiliyormuş, iğne deliğinden ipi... İğneyi on metre ötede tutmuşlar. Adam on metre beride, deliği nişanlamış. İpliği atmış. İplik sahiden delikten bir seferde geçmiş. Hükümdar adamın bu yaptığına çok şaşırmış. Nasıl olup da becerebildiğini sormuş. Adam takdir kazanacak ya "çok çalışarak hükümdarım! On metreden iğne deliğinden ipliği geçirebilmek maksadıyla, çocukluktan beri gecemi gündüzüme katarak çok çalıştım." demiş. Padişah emir vermiş adamlarına: "Tez bu yiğide 5 kese altın verile!" demiş. Bizim yiğit çok sevinmiş sevinmesine ama padişahın devam eden sözüyle, sevinci kursağında kalmış: "Sonra da, sırtına 50 kırbaç vurula!" demiş padişah hiddetle... Adamın korkudan dili tutulmuş. Konuşamıyormuş da "neden bu ceza?" diyen gözlerle padişaha bakıyormuş. Padişah demiş ki: "Söz verdiğim için, bu becerin sebebiyle, sana 5 kese altını veriyorum. Bu yaptığın ne sana, ne de insanlığa yarar sağlar. Gereksiz ve faydasız bir beceri geliştirmek için, boşa vaktini tüketmişsin. Sırtına 50 kırbaç cezası da bunun için!" demiş.

Bu hikaye durup dururken aklıma gelmedi tabi.. Hafta sonu MFÖ şarkılarını dinlemeyi heves ettim. Çok seviyorum MFÖ'nün şarkılarının ezgilerini de sözlerini de. O kadar çok arka arkaya dinleyince, MFÖ şarkı sözlerini anlamlı halde yanyana getirerek bir deneme yazısı yazmak aklıma geldi. Arada denemiştim çünkü. Yüksek Sadakat'in şarkı sözleriyle yazmıştım bir yazı sözgelimi. Ya da bir kaç farklı şarkıcının, şarkı sözlerini yanyana getirmeye çalışmıştım. Fena da olmamıştı hani.. Şimdi de tekrar denemek için, MFÖ nün şarkı sözlerini bir word sayfasına kopyalayıp geçirdim. Sonra anlamlı bir yazı çıksın diye, cümleleri taradım. Bunları yapmak için bir süre vakit harcadım tabi... Ortaya çıktı gene şarkı sözlerinden bir deneme yazısı .. İyi de ne kazandırdı ki şimdi bu iş bana? Bunun yerine bir kitaptan bir kaç bölüm okusam daha iyi olmaz mıydı? Zamanımı boşa harcamışım gibi geldi. Nelere heves ediyorum diye, kendimi yadırgadım. Hatta yadırgamayla kalsam iyi, üstüne kendimi ayıpladım. İşte on metreden iğne deliğinden ipliği geçiren adamın hikayesini o anda hatırladım. Deneme yazımı okudum. Önce, ne olursa olsun yazmayı denediğim için, kendimi ödüllendirdim. İki parça çikolatayı ağzıma attım. Sonra kendime ceza diye, boşa vakit harcadığımı alenen cümle aleme ilan etmek niyetiyle, işte bu yazıyı yazdım. Peki MFÖ şarkı sözleriyle denediğim deneme yazım mı ne? İşte:

Arayıp sormasan da… Sakın ha!.. Unuttum seni sanma… Bilirsin, dünya bir yana, sen bir yana.. Aşık ettin beni kendine, sonra da terkettin gizlice… Aradım seni her yerde ama seni hiç kimselere soramadım.. Sadece seninle ilgili hayaller kurdum... Düşündüm... Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde, belki de içtiğim sigaranın dumanısın. Bir yıldız gökte kayıp giderken, ıslak bir yolda yalnız yürürken, bambaşka bir şeyi düşünürken, aklımdasın. Hiç umursamıyorum, sevsen de sevmesen de, gene de aklım fikrim hep sende… Aklımdasın!.. İnanamıyorum… Bunca yaşadıklarımdan sonra, nasıl da yeniden aşık oldum ben? Bu sevda, bambaşka avare eden… Nasıl bir şey bu, ne bileyim ben? Ah, ben kendimi nerelere koşsam? Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam. Gözyaşları gizlenir, böylece idare edilir durum… Off! Bir kuş kanatlanır şu gönlümden, çırpınır çırpınırda uçamaz.. Gene bir davet çıkarsa senden… Dönerim bilirsin, aşıklar kaçamaz!

22 Kasım 2009 Pazar

Sabrina'yı Seyrediyorum, Az Sonra Döneceğim..

Alaturkalaştırdıklarımızdan mısınız?

Cumartesi sabahı İstanbul’a gidiyorum. Baktım saat 11 olmuş. Hemen NTV Radyoyu açtım. Çünkü Mehmet Barlas ve Oğuz Haksever’in birlikte hazırlayıp sundukları Makam Farkı programı vardı. Makam Farkı, Mehmet Barlas’ın, Emre Kongar’la birlikte sundukları Yorum Farkı gibi haber program değil. Makam Farkı bir müzik programı. Cuma akşamları NTV Radyo’da 20:00’de yayınlanıyor. Ayrıca programın, Cumartesi sabahı 11:10 veya Pazar sabahı 10:10’da tekrarı var. Bu hafta programın ilk bölümünün konusu Prof. Dr.Alaettin Yavaşça’ydı.

Değerli sanatçının, bestelerini dinlemek, Türk Sanat Müziği ezgileri arasında yoluma devam etmek, o kadar keyifliydi ki, ne yol ne de program bitsin istedim. Program, Alaettin Yavaşça’nın kendi sesinden, kendi bestesini söylemesiyle başladı. ‘Boğaz ki şen gönüller yatağı’.. Bu şahane girişten sonra, bugünden klasik bir yorumcu kabul edilen, İnci Çayırlı o billur sesiyle, gene Alaettin Yavaşça’nın şu nihavend bestesini seslendirdi: ‘Ne bildin kıymetim ne bildim kıymetin, Revâ mı şiddetin revâ mı hiddetin, Zulmeden sen misin bilmem ki ben miyim, Kader mi talih mi ağyar mı acep kim” Olağanüstüydü…

Birkaç şarkıdan sonra, sıra Ahmet Özhan’ın yorumladığı bir şarkıya geldi: ‘Artık bu solan bahçede, bülbüllere yer yok. Bir yer ki sevenler sevilenlerden eser yok’ Beste Prof.Dr. Alaettin Yavaşça'nın. Peki, güfte kime ait? Faruk Nafiz Çamlıbel. Şarkının sözlerinin hangi sebeple yazıldığını öğrenmek o kadar hazin geldi ki anlatamam… Ünlü şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in eşi, jinekolog olan Dr.Alaettin Yavaşça’ya, göğsündeki bir sertlik sebebiyle muayeneye gider. O kadar ileri bir kanser vakasıdır ki, metastas yapmıştır tüm vücuda… Birkaç ay sonra vefat eder. Eşinin ölümünün ardından Faruk Nafiz Çamlıbel bu güfteyi yazar. Dr. Alaettin Yavaşça’da bu güfteye besteler. Hazin değil mi bu anlatılan?Bu şarkı, gerçekten öyküsü olan şarkılardan demek ki!.. Demek ki o nedenle insana daha çok tesir ediyor dinlerken... Sonra ardı ardına muhteşem seslerden, unutmaya yüz tuttuğumuz şarkıları dinlemeye devam ediyoruz... Aklımda kalan Müzeyyen Senar ile Tarkan'ın birlikte söyledikleri 'Benzemez kimse sana, Tavrına hayran olayım' sözlü şarkı var sözgelimi.. Tarkan da aslında ne iyi bir alaturkacı.. Hüner Coşkuner'i özlemişim... Şu şarkıyı söylüyor: "Geçmesin günümüz sevgilim yasla, o güzel başını göğsüme yasla'... Program bitmesin istiyorsunuz... Ne yazık ki bitiyor! Dinleyicilerini farklı bir boyuta taşıyan, çok hoş bir program Makam Farkı... Şiddetle dinlenmesini tavsiye ederim.

Makam Farkı Nasıl dinlenir? Ulusal yayın yapan NTV Radyo, İstanbul’da 102.8, Ankara’da 104.7 ve İzmir’de 95.7 -